BİLİŞSEL KURAM: J. PIAGET

Çocuk ve ergenlerde düşüncenin gelişimi sistematik olarak J. Piaget tarafından incelenmiştir. Ergenlerin bilişsel gelişimine ilişkin bilgilerimiz büyük oranda Piaget’in teorisine dayanır.

Bu kurama göre, bireyler ilk üç evre olan duyu-hareket, işlem öncesi, somut işlemler evrelerini tamamlandıktan sonra, 11-12 yaşlarında soyut (formel-biçimsel) işlemler evresine girerler. Ergenler bu kurama göre son gelişim evresi olan soyut işlemler dönemindedirler. Bu dönem çeşitli seçeneklerin değerlendirme ve düşünme yeteneğinin geliştiği dönemdir (12 yaş ve sonrası). Bu dönemde varsayım kurabilir, mantıksal sonuçlar çıkarabilir, ister somut, ister soyut olarak sunulsun karmaşık problemleri sistematik olarak çözebilirler.

Piaget bilişsel ve entellektüel etkinliği ergenlerin günlük yaşantılarına uyum sağlamaları için bir yol olarak görür. Bilişsel yapılar, insanların dünyayı anlamak için kullandıkları zihinsel birimlerin iç düzenidir. Piaget’ye göre, bilişsel yapılar ergenler geliştikçe sürekli olarak arıtılır, gözden geçirilir ve geliştirilir; onun kuramına göre gelişen bilişsel yapılardır. Ergenin bilişsel yapısı ne kadar farklılaştırılmış ve bütünleştirilmişse, o kadar etkin ve verimli bir şekilde sorunları çözüp değişen çevresel taleplere uyum sağlayabilir.

Soyut işlemler gerçek olandan olası olana bir vurgu kayması olarak tanımlanmıştır. Soyut düşünce ya hep ya hiç durumu değildir. Yani birey bir aşamadan bir anda başka bir aşamaya geçmez, değişim yavaş yavaş olur. Son yıllarda yapılan araştırmalar soyut düşüncenin 12-13 yaşlarında kazanıldığı değerlendirmesini doğrulamamaktadır. Bu alanda yapılan araştırmalarda ortak görüş 16 yaşından önce çok küçük bir azınlığın gelişmiş soyut düşünce aşamasına ulaşabildiği yönündedir. Bu da bize zekanın soyut düşünce gelişimi ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Bir grup çalışma yetişkinlik döneminde bile önemli sayıda insanın hala soyut gelişimsel düşünceyi edinemediğini tespit etmiştir. Bu durum da eğitim düzeyi ile açıklanabilir.

06 Ağustos 2011 at 20:31 Yorum bırakın

BİREYSEL FARKLILIKLAR KURAMI: E. SPRANGER

Spranger kişinin biricikliği kavramını ergenlik gelişimi kuramına yerleştirmiştir. Buradan yola çıkarak, ergenlik dönemindeki bireyi üç gruba ayırarak değerlendirmiştir. Birinci gruptakiler fırtına ve stresle başı derde girenlerdir; bu ergenler için çocukluktan yetişkinliğe geçiş son derece zor ve acı vericidir. Bunun yanı sıra ergenliği hiç zarar görmeden, sakin ve rahat geçiren ergenler de vardır. Üçüncü gruptakiler ise diğer iki grup arasında yer alır. Bu ergenler ise kendi gelişimlerine doğrudan katılırlar. Bunalım yaşayabilirler ama bununla bilinçli olarak baş edebilir ve üstesinden gelmeye çalışırlar. Ergenlik döneminin niteliği yani ergenin stresli olup olmaması ergenin kişilik yapısına bağlıdır. Offer’ın 1974 ve 1975 yıllarında yaptığı araştırmalar da Spranger’i kuramını destekler nitelikte olduğu belirtilmektedir.

06 Ağustos 2011 at 20:23 Yorum bırakın

Sosyal Öğrenme Kuramı- Albert Bandura

Mc. Candless, sosyal öğrenme kuramının esaslarını ergenliğe uyarlamaya çalışmıştır. Mc. Candless insan davranışının dürtüler tarafından yönlendirildiğine inanmakta, hayal kırıklığı, saldırganlık, endişe, merak ve bağımlılık gibi öğrenilmiş ve öğrenilmemiş dürtü ve isteklerin bireyi harekete geçirdiğini düşünmektedir. Deneme yanılma yoluyla birey, hangi davranışının, hangi dürtüsünün sonucu olarak gerçekleşeceğini ve bu davranışının nasıl ve ne yönde devam edeceğini de öğrenmiş olur.

Mc Candless’e göre, ergen, daha önce öğrendikleri ile toplumun kendisinden bekledikleri arasında ortaya çıkan durum karşısında çelişki yaşar. Çocuklukta anne baba ya da öğretmenleri tarafından belli bir düzeyde bağımlılık geliştirmesi desteklenen bireyin, ergenlikte özerk ve bağımsız olması beklenmektedir.

Albert Bandura ise modellemenin kişilik gelişimine olası etkisi üzerinde durmuştur. Bandura ve Walters (1959) öğrenmenin, gözlemci modelin yanıtlarını taklit etmese, herhangi bir destek almasa dahi, başkalarını gözleme yoluyla gerçekleştiğine dair kanıt sunmuşlardır. Onlara göre, ergenler yetişkinlerin yaptığını gördükleri şeyi yaparlar. Bandura’nın varsayımları doğruysa, yetişkinler davranışları yoluyla ergenlerin davranışlarını şekillendirmede olası bir güç olabilirler. Özetle Bandura, ergen gelişiminin öngörülebilen aşamalarla değil, çevreden gelen sosyal uyarıcıların sonucu olarak meydana geldiğini savunmaktadır.

Bandura ayrıca ergenliğin buhranlı bir dönem olduğu fikrine karşı çıkmaktadır. Ona göre ergenlikte bunalım geçirenler, yeterince toplumsallaşmamış olanlardır. Ergenlik döneminde saldırgan davranışlar sergileyen gençlerin durumu normal büyüme sancısı olarak kabul edilemez, onlara aileleri tarafından uygun eğitim verilmemiştir. Bandura düzenli, istikrarlı, sevecen ailelerden gelen ergenlerin bu dönemi rahat geçirdiklerini belirtmiştir.

Buraya kadar ergenliği fırtına ve stres dönemi olarak değerlendiren kuramcılar ele alınmıştır. Aşağıda ise ergenliği bu kapsam dışında ele alan kuramlara değinilecektir. Bu araştırmacılar ergenliğin bir uyum süreci olduğu konusunda fikirbirliği içindedirler ve dolayısıyla bu dönemi normal geçiren gençlerin de olduğu varsayılmaktadır.

06 Ağustos 2011 at 20:22 Yorum bırakın

KİŞİLERARASI KURAMI: H. S. SULLIVAN

Sullivan, kişilerarası ihtiyaçların doyurulması gerekliliği üzerinde durarak, yakınlık, sevgi, güven, eşit ilişki gibi ihtiyaç örüntülerini tanımlamıştır . Ayrıca insanların her şeyden çok aradıkları şeyin güven olduğunu belirtmiş ve güven ihtiyacını “kaygıdan kurtulma gereksimi” olarak tanımlamıştır.

Sullivan’a göre kaygının oluşumunda kişilerarası ilişkiler etkilidir. Kaygı insanın bebeklik döneminde bağımlılık ve çaresizliğinin hemen hemen kaçınılmaz olmasından ortaya çıkar. Yani bebek hayatta kalmak için başkaları ile iletişim kurmak zorundadır. Böylece fizyolojik ihtiyaçlar kolaylıkla, kişilerarası ihtiyaçlara dönüşür ve bebek, davranışlarını diğer insanlardan gelecek tepkilere göre ayarlamayı öğrenir. Bebeğin ilk iletişim kurduğu kişi anne olduğu için annenin tepkilerindeki değişiklikler bebekte kaygı yaratabilir. Bebek de kaygıdan kaçınmak için annenin olumsuz tepki verdiği davranışlardan sakınmayı öğrenir.Sullivan göre ergenlik ise bir “cehennemdir.” Bunun nedeni kültürel yapının, ergenlikteki cinsel ilginin karşı cinse yönelmesi konusunda gençleri yeterince hazırlamaması, hatta engellemesidir.

Sullivan, ergenlik dönemini kişilerarası ilişkilerdeki değişikliklere göre üç dönemde inceler:Ön ergenlik, kendi cinsinden özel bir kişiye, yakın bir arkadaş-sırdaşa duyulan ilginin belirginleştiği dönemdir. Bu dönem kısa sürmesine karşın diğer insanlarla gerçek ve yakın ilişkilerin başlaması anlamında büyük önem taşır. Kişi iç dünyasını paylaşabileceği, karşılaştığı sorunlar konusunda destek alabileceği, kendi cinsinden yakın arkadaşlar edinir. Yakın arkadaşlık, ergenin kendisinin başkalarınca nasıl göründüğüne ilişkin ilk ipuçlarını almasını sağlar. Bu da gence olumsuz yönlerini fark edebilme ve değiştirme şansı sağlar. Ergen bu dönemde sosyal beceriler ve organizasyonlara ilişkin ilk deneyimlerini kazanır. Kişi bu dönemde yakın ilişkiler kurmayı beceremezse, umutsuzluğun eşlik ettiği yoğun bir yalnızlık içine düşer.

Erken ergenlik, gerçek cinsel ilginin ortaya çıkışı ile başlar, cinsel davranışın şekillenişine kadar sürer. Cinsel isteğin karşı cinse yönelmesine karşılık yakın arkadaşlıklar aynı cinsten kişilerle sürdürülür. Bu dönemde toplumun cinselliğe bakışı nedeniyle genç, hissettiği arzu ile ne yapacağını bilemez hale gelir. Diğer kişilerle ilişkileri anlamsızlaşır, yakınlık ve güvenlik gereksinimi ile bağdaşmayan bu duyguyu reddedebilir ya da arzu duyacağı nesnelerle, yalnızlıktan kurtulmak için gereksinim duyacağı nesneleri ayırabilir. İki ihtiyacın gereğince ayrılmaması, kişide cinsel sapmalara neden olabilir .

Geç ergenlik, kişinin görev ve sorumluluklar üstlendiği, cinsel davranışına ilişkin tercihini yaptığı ve bunu yaşamının geri kalan kısmına nasıl yerleştireceğini fark ettiği dönemdir. Bu dönem gencin, diğer insanların yaşama dair görüşlerini ve onların kişilerarası ilişkilerindeki problemlerini ele alış biçimlerini fark etmeye ve değerlendirmeye başladığı, daha fazla eğitim olanağı bulduğu, yaşamdaki yolunu çizdiği, kendi sınırlarını diğer insanlarla karşılaştırarak deneme yanılma yoluyla genişletme olanağını bulduğu bir dönemdir. Kısacası sınırlı deneyimleri ile ortak değerler sistemini bütünleştirdiği, toplumda yerini aldığı dönemdir.

06 Ağustos 2011 at 20:19 Yorum bırakın

ALAN KURAMI: K. LEWIN

Lewin’e göre davranış, kişinin çevresi ile etkileşimi sonucu ortaya çıkar. Yaş, zeka, cinsiyet, özel yetenek gibi bir dizi kişisel, aile, arkadaşlar, yaşanılan çevre gibi çevresel faktörler davranışa etki eder. Bütün bu faktörler yaşam alanı denilen kavramı oluşturur. Bireyin yaşam alanındaki, kişisel ve çevresel faktörler sürekli değişmektedir. Değişimlerin çok hızlı oluştuğu zamanlarda birey yoğun stresli bir dönem geçirir ve Lewin’e göre ergenlik de böyle bir dönemdir. Ergenlikte birey birdenbire hem bir takım fiziksel değişimle başa çıkmak zorunda kalır, hem de yeni bazı beklenti ve isteklerle karşılaşır; en önemlisi de gelecekle ilgili bazı hedefler belirlemesinin zamanı gelmiştir.
Lewin ergenlik döneminde bu yaşam alanının bozulduğuna inanmaktadır. Ergenler çocukluk ile yetişkin dünyası arasında marjinal bir eleman gibi dururlar. Çocuklukta öğrendikleri davranışlar ile yetişkin olarak yapmaları beklenen davranışlar arasında doğrudan ve basit bir bağlantı bulunmamaktadır. Ergenler yetişkinliğe doğru geçerken, çocukluklarındaki amaç ve değerlerini bırakmaya zorlanırlar ve bundan dolayı doğacak olan konumsuzluk, yoğun bir çelişki ve stres yaratır.

06 Ağustos 2011 at 20:12 Yorum bırakın

ANTROPOLOJİK YAKLAŞIM: M. MEAD, R. BENEDICT

Bir antropolog olan Margaret Mead (1901-1978) de ergenlik gelişim kuramı oluşturma çalışmaları yapmıştır. Mead’ın, yaptığı araştırmalar sonunda, ergenlikte yaşanan “fırtına ve stres”in evrensel bir sorun olmadığından söz ederek, alanda kargaşa yaratmıştır. Mead yaptığı araştırmada Somoalı kızların ergenlik dönemini sorunsuz ve yumuşak bir geçirdiklerini gözlemlemiş, bu sonucu, Somoa’da cinsellikle ilgili tabuların olmamasına ve ergenlerin evlilik öncesi seksten uzak durmalarının beklenmemesine bağlamıştır. Ancak, diğer yandan, ergenlik dönemini stresli geçiren Amerikan gençlerinin durumunu, toplumun gençlerden cinsellikten uzak durmalarını beklenmesi ile açıklamıştır. Çünkü Mead’a göre gençlerin uyanan cinsel istekleri toplum kurallarıyla çatışınca stres yaşanmaktaydı .

Özetle Mead’e göre, ergenlerin davranış biçimleri ve sorunları, içinde yaşadıkları ve geliştikleri kültürel şartlara bağlı olarak göreceli kavramlardır. Dolayısıyla, ergenlik üzerine tek bir kültürel kuram bulunmamaktadır; her kültür için farklı bir mikro-kuram vardır.

M. Mead gibi Ruth Benedict (1887-1948) de bireyin davranışlarının yetiştikleri çevreye büyük ölçüde bağlı olduğunu savunmuştur. Benedict’in (1938) belirli ergen davranış ve sorunlarının kültürden kültüre farklılık gösterdiğini ortaya koymuş; ergenlikte stresin yoğun yaşandığı kültürlerin ne gibi ortak özellikleri olduğunu ve bu kültürlerin ergenliğin daha sakin ve sorunsuz yaşandığı diğer kültürle ne gibi sistematik farkları olduğunu araştırmıştır. Çalışmada sosyalleşme, eğitim ve yetiştirme şekli üzerinde odaklanmış; stressiz kültürlerde eğitim ve sosyalleşmenin diğerlerine nazaran kademeli ve sürekli olduğunu belirlemiştir. Benedict ergenliğin stresli yaşandığı kültürlerdeki eğitimin, bunun aksine devamsız olma eğiliminde olduğunu bulmuştur. O da Mead’e benzer şekilde, Amerika ve Batı gibi bazı kültürlerde çocuklardan ergenlikleri boyunca çocuk gibi davranmaları istenip, sonra aniden yetişkin gibi davranmalarının beklendiğini saptamıştır. Ona göre, kişinin çocukken yaptıkları ve öğrendikleri ile yetişkinlikte üstlenmesi beklenen rol arasında keskin bir kırılma ya da ayrım vardır. Daha “ilkel” toplumlarda ise, bu süreç daha kademeli ve kesintisiz yaşanmaktaydı. Bir genç kız çocukken annesine yardım ederek yetişkinlikte üstleneceği kadın rolü için kademeli bir şekilde hazırlanmaktaydı.

06 Ağustos 2011 at 20:09 Yorum bırakın

Psikoanalitik Kuram: Sigmund Freud ve Anna Freud

Psikoanalitik kuram, temel olarak insanın çocukluk dönemini ele alıp ergenliğe ikinci derecede önem vermiştir. Klasik psikoanalitik kuram çocukluğun yetişkin kişiliğinde oynadığı rolü vurgulamaktadır, çünkü ergenlik sırasında kişilikte çok az değişiklik yaşanır. Sigmund Freud’un kızı Anna ve diğer Neo-Freudcular klasik psikoanalitik kuramın ilkelerini geliştirmiş ve bunları ergenlik sırasında gerçekleşen gelişim ve değişimlere uygulamıştır.

Ancak bu kuramın kurucusu Sigmund Freud’un (1856-1939) çocukluk dönemine bakışını bilmeden Freudcuların ergenlik dönemi ele alışını anlamak mümkün olmaz.Psikoanalitik kuramın gelişimsel aşamalarının ilki oral dönem (Doğum-1-1,5 yaş), bu dönemi takip eden anal dönem (1,5-3 yaş sonu), ardından fallik dönem (üç yaş civarı) ve gizil (latent) dönemdir (5-6 yaşından 12 yaşına kadar).

Ergenlik dönemini içine alan gelişimsel dönemlerinin sonuncusu ise genital evredir. Bu dönem buluğun başladığı 11-13 yaşlarından genç yetişkinlik dönemine kadar sürer. Ergenlik döneminde çocuğun fizyolojik olgunluğa erişmesi ve bazı hormonların etkinliğinin artması ile cinsel nitelikli olanlar başta olmak üzere, çeşitli dürtülerin gücü artar. Bu yoğunlaşma önceki gelişim dönemlerindeki çatışmanın yeniden yaşanmasına neden olur.

Ergenler bu dönemde karşı cinsten arkadaşlarıyla daha fazla ilgilenmeye başlarlar. Bu arkadaşlar çoğunlukla fiziksel ya da zihinsel olarak ergenin ebeveynini andırır. Bu yeni ilişkilerin yoğunluğu yüzünden ergenler, görüntü ve düşünceleri dahil, kendileriyle yoğun olarak ilgilenmeye başlayarak “narsist” olmaya eğilim gösterirler. Kendilerini düşünürler ve herhangi bir eleştiri karşısında çok savunmacı olurlar. Bunun sebebi, başkalarının gözündeki imajlarının bu yeni dönemde onlar için çok önemli olmasıdır. Bu yüzden, iki Freud’un da söylediği gibi, savunma mekanizmalarının bu süre zarfında artması olasıdır. Ancak kişinin kendi içine bakmasının olumlu etkileri de bu dönemde görülür. Ergenler kademeli olarak, benlik duygusunu yeniden düzenlemeye başlarlar, ergenliğin diğer aşamalarına gelindikçe, daha fazla özsaygı ve daha net bir kimlik edinmeyi başarırlar.

Bu dönemin amacı, ergenin ebeveyne olan bağımlılığından kurtulup aile dışındaki karşı cinsten kişilerle olgun ilişkiler kurabilmesini öğrenmeye yöneliktir. Karşı cinse ilginin yanı sıra toplumsallaşma, grup etkinliklerine katılma, meslek seçimine ilişkin tasarılar ve evlenme isteği belirir.

Ergenin bu dönemdeki en önemli çabalarından biri de toplumun onayladığı değer yargılarına uygun varsayımlar geliştirmektir. Doğru-yanlış kavramları, kendini denetleyebilme mekanizmaları, kadın ya da erkek rolünü benimseme, seçim yapabilme ve karar verme gibi becerileri bu dönemde yaptığı denemelerle kazanmaya çalışır. Bu dönemi sağlıklı olarak atlatan ergen yetişkinliğe sağlam bir adım atmış olur.

Psikoanalitik kurama göre ergenlik geçici bir rol kararsızlığı dönemidir. Çeşitli roller, düşünceler, idealler ve değerler denenir, benimsenir, sonra terk edilir ve yenileri aranır. Bazen yıkıcılığa kadar varabilen kararlı bir bağımsızlık diğer bir an bebeksi bir bağımlılık gösteren ergen sürekli bir ileriye, bir geriye gider gelir. Bu dönemin çözülemeyen problemleri kimlik problemi olarak karşımıza çıkar.

Ergenlik dönemini birinci derecede ele alan, Sigmund Freud’un kızı Anna Freud’dur. A. Freud, erken çocuklukta geçirilen tecrübelerin ergenlikten çok yetişkin kişiliği üzerinde etken olduğuna inanmakla birlikte ergenliğin bazı uyum çabaları ile geçirilen bir dönem olduğunu düşünmektedir.

Bu nedenle, A. Freud da Hall gibi, ergenliği fırtına ve stres dönemi olarak tanımlamıştır. Fırtına ve stres sürecinin yokluğu her zaman olumlu olduğu anlamına gelmez. Uysallık ve uyumluluk ebeveynler için uygun olabilir, ancak bu büyüme ve özerklik kurma yönünde isteksizlik anlamına da gelebilir. Elbette aşırı stres ve karmaşa uyumu güçleştirecektir, ancak stresten tamamen arınmış durumlar da uygunsuz olabilir (Akt. Adams, 2000). Ergenler son derece egoisttirler, diğer yandan ise kendilerini bir şey ya da bir insan için feda ederler. Seçtikleri bir lidere körü körüne bağlanmakla, otoriteye karşı çıkmak arasında gidip gelirler. Bazen yorulmak bilmeden çalışır, bazen de ilgisiz ve tembel olurlar. A. Freud, gencin bocalamalarını normal kabul etmiş ve bu gel-gitlerin normal içsel gelişime ait uyum işaretleri olarak değerlendirmiştir. Bu kararsızlık döneminin ergenliğin kaçınılmaz ve gerekli bir bölümü olduğuna inanmakta, bu dönemi yaşamadan gencin olgun bir yetişkin olamayacağını düşünmektedir.

Bu açıklamalar çerçevesinde Hall’ın ergenlik açıklaması ile Psikoanalitik açıklama arasında belli bir benzerlik olduğu düşünülebilir. Her ikisi de ergenlik döneminin karmaşıklığını açıklarken özünü yineleme ilkesini kullanmaktadır. Ancak, Hall bunu insan evrimindeki kritik bir evrenin tekrarı sonucu oluştuğunu düşünürken, Psikoanalitik kuram ergenlik dönemindeki fırtına ve stresi, erken çocukluk dönemi çatışmalarının yeniden ortaya çıkışına bağlamıştır.

06 Ağustos 2011 at 20:05 Yorum bırakın

Eski Yazılar Yeni Yazılar


Kategoriler

  • Bağlantılar

  • Feeds